Etiket arşivi: kahvalti

Mal gibi çıkmamışım ama…

Bugün tarafıma yollanan bir e-postada, katıldığım bir etkinliğe ait fotoğraflar vardı. Yönetim kurulu üyesi olduğum Bilişim Muhabirleri Derneği’nin Proj-e isimli şirketin ev sahipliğinde gerçekleştirdiği kahvaltı, Lacivert adlı restoranda yapıldı.

Bu arada restoran, ikinci köprünün, Anadolu tarafındaki ayağında, harika bir yere benziyor.

Güneş sırtımı fena yakmıştı, onu bile çok sonra fark ettim.

Toplantının gündem maddeleri ve amacından ziyade, kendimle ilgili bir konuyu yazmak istedim.

Topluluk fotoğrafları ele geçtiğinde ilk yapılan iş, insanın kendisine bakması oluyor.

Ben de öyle yaptım.

Bu kadar mı ofsayt olur arkadaş?

Toplantıyı sabote eder gibi, tipe bak!

Mal gibi çıkmamışım ama her zaman elde telefon, kafam eğik.

Fotoğrafçı ne zaman çekse sanki, “Hanımdan izin almadan çıktım. Kaçamak yapıyoruz, aman görmesin!” modundayım.

İşim hem internet hem de iletişim sektöründe olduğu için maalesef bu cihazları elimden düşüremiyorum. Mesela sabahtan akşama kadar hiç bakmadığımda, mutlaka görmem gereken en az 200 e-posta, yanıtlamam gereken en az 50 e-posta oluyor.

İşin sadece takip durumu böyle. Bir de benim tarafımdan iletilmesi gereken e-postalar oluyor, o da gününe göre değişiyor ve sayısı 20-50’yi buluyor.

Durum böyle olunca da bu fotoğraflar ortaya çıkıyor. Ne zaman biter bu alışkanlık bilemiyorum.

Güzel bir gün nasıl olur?

Uzun zamandır ihtiyacım olan bir günü geride bıraktım desem yalan olmaz herhalde.

Ciddi anlamda konsantrasyon veya daha doğru bir tabirle odaklanma sorunum var.

Bu sorun için görüşlerine önem verdiğim yakın dostlarımdan tutun da psikologlara kadar çok sayıda kişi ile görüştüm ve ilginç öneriler aldım. Bu çözümleri belki ilerleyen zamanlarda anlatırım ama ortak nokta “hobilerine zaman ayır” tavsiyesi oldu.

Şu sıralar ben de öyle yapmaya çalışıyorum ve ortaya enteresan işler çıkıyor. İlk sırayı, daha önce hiç keşfetmediğim yerleri görmek alıyor. Hatta bu konuda oldukça iyi olduğumu bile söyleyebilirim. Aracımı alalı 1 yıl olmasına rağmen geride 46.000 km yol bıraktığımı gördüm.

Bir keresinde alınan bu mesafe, enteresan bir konuşmanın da yapılmasına vesile oldu. Hatırlamışken onu da yazayım.

Her 10.000 km’de bir yapılan bakım için düzenli olarak gittiğim Maslak’taki Nissan Yetkili Servisi Sportur’a vardım ve aracımı teslim etmek istediğimde oradaki usta “Yanlış anlamayın ama acaba korsan taksicilik mi yapıyorsunuz?” dedi. Güldüm, istediği cevabı vermeden bu soruyu neden sorduğunu ilettim “Abi, bir iki hafta önce geldin, arabanda şirket logosu da yok, ne çabuk 10.000 km yaptın?” dedi.

Dünyanın çevresinin Ekvator üzerinden (yani en geniş yer) 40.075 km olduğunu hatırlatayım. Sanıyorum araba ile gezme konusunda vardığım noktayı en güzel bu sohbet ifade edebilirdi.

Kahvaltı yaptığımız yer.

Böyle gezmelerden birinde iki güzellik keşfettim. Birisi, evde hazırladığın kahvaltılık malzemeleri doldurduğun piknik sepetiyle Belgrad Ormanı’nda kahvaltı yapmak. Diğeri de İstanbul’un Karadeniz’e bakan tarafındaki saklı cennetlerden biri olan Gümüşdere Plajı’nda güneşlenmek.

Bu Pazar, ikisini de yaptım.

Güne iyi başlamak için mutlaka uyku almak gerekiyor. Uykusuzsam, bir şekilde yüzüm asık oluyor ve çevremdekiler bundan çok etkileniyorlar. Eğer uykumu tam aldığım bir günse, ShiftDelete.Net sunucuları göçse bile gülümseyerek göğüsleyebiliyorum meseleleri.

Bu sabah da harika bir uyku ile başladım. 2 misafirimi de alıp hazırlanmış kahvaltılıklarla önce Belgrad Ormanı’nda güzel bir kahvaltı yaptık. Orada hazır seçenekler sunan restoranlar da var. Daha önce denedim ama kendi hazırladığın kahvaltıyı asla tutmuyor. Arabada her zaman bulundurduğum termosları çay ve kahve ile doldurmuştuk. Belgrad Ormanı’ndaki ilk karşılaştığınız yerde güzel masalar var ancak çok gürültülü oluyor. O nedenle 750 metre yürümeyi göze alıyorsanız benim gibi, bu mevsimde suları biraz çekilse de göl kenarında, sadece kuşların ve yaprakların sesinin olduğu harika bir yerde kahvaltınızı yapabiliyorsunuz.

Çok sıkı kahvaltının ardından, yolu geri yürüyerek aracımızı park ettiğimiz yere geldik. Bu arada geri dönüş, gidişten daha kısa zaman alıyor ve kolay oluyor nedense 🙂

Tok insan, mutlu insandır diyerek Gümüşdere’ye doğru yola çıktık. Harika bir yol. Etrafınızda yemyeşil bir orman, güneşin ışıkları yaprakların arasından süzülüyor ve sıcaklığın en iyi olduğu mevsimlerden birindeyiz. Daha ne olsun?

En kaliteli kumlara sahip sahillerden biri belki de Gümüşdere Plajı.

Gümüşdere Plajı’na geldiğimizde kapılar kapalıydı. Sezonu kapamışlar ve görevliler yok. Olduğunda da sanırım kişi başı 10 TL ödeyerek içeri giriyorsunuz. İlk keşfettiğimde açıktı, aracı kumsala daha yakın bir yere park edebiliyorduk. Büyük ihtimalle, siz de benim gibi oraya terlik ve mayo getirmeden gideceğiniz için bu mevsimde ayakkabıları çıkartıp yürüyeceksiniz. O nedenle araba ne kadar yakın olursa iyi oluyor.

Antalya ve Ege’de bile bulamayacağınız kaliteli kuma sahip olan bu kumsalda ayaklarınızın kumla temasına denk gelen ilk dakikalarda yaşadığınız keyfi anlatmam imkansız.

Bu mevsimde su soğuk olmasına rağmen orta yaş üstünde ve balık gibi yüzen abla ve abileri görünce takdir ettim ve yüzemesem de paçaları sıvayıp birkaç adım suya girerek denize bir hoş bulduk dedim.

Az önce kumsalda yaşadığınız keyfin bir benzerini de burada yaşıyorsunuz. Bu arada yanınızda bir örtü veya (hep düşünüyorum ama bir türlü satın almak nasip olmadı) aracınızda taşıyabileceğiniz portatif sandalye bulabilirseniz, plajın keyfini daha fazla çıkarabilirsiniz. Öbür türlü, çok hareket etmeden otursanız da ceplerinize bile kum giriyor.

Kumların üzerine serdiğimiz örtüye yüzüstü uzandım ve gözlerimi kapadım. Dalgaları, martıları dinledim. O anda Levent’in göbeğinde, (ölçmedim ama bu yazıyı yazarken ölçeceğime dair kendi kendime söz verdim) sanıyorum sabit 40 desibel trafik gürültüsü eşliğinde, egzoz bulutu ve gökyüzünü saklayan kulelerin ortasındaki halimi  bir de kumsaldaki halimi düşündüm.

Bunları  düşünürken sanıyorum 15 dakika kadar uyumuşum. Uyandığımda sanırsınız ki, 1 haftadır yoğun bakımdaydım. Öyle zinde bir kalkışla misafirlerimle sahilde biraz top oynadık. Bu arada aracımda eksik etmediğim şeylerden biri de bir top 🙂

Ne iyi ettin de getirdin” diyen sayısız insan oldu. Size de tavsiye ederim.

3 tane koca insanı bir voleybol topu ne hale getiriyor inanamazsınız. Gülmekten yanaklarımız ağrıyorken, yorgunluktan nefes nefese kalmışken “zengin kalkışı” dedikleri, dünyanın en hızlı organize hareketlerinden biriyle toparlandık ve yeniden dönüş yoluna koyulduk.

Çayları gerçekten güzeldi.

Bir şekilde yolumuz Pier Loti’ye düştü. Eyüp manzarasıyla çayımızı yudumladıktan sonra günü noktaladık.

Güzel gün, bu olsa gerek.